Son yıllarda sağlık alanında yapılan araştırmaların her birinde Türkiye’deki antibiyotik kullanım oranlarının yüksek olduğu gözlemlenmektedir. Her ne kadar Türkiye’de bu konuda düşüşe geçilmesi için çeşitli önlemler getirilmiş olsa da antibiyotik kullanımı için istenen seviyede bir gelişim elde edilememiştir. Bu da pek çok kişide antibiyotik direncinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
ANTİBİYOTİK DİRENCİ NEDİR?
Antibiyotik kullanımı, hastalıkların daha etkin bir şekilde ortadan kalkmasını sağlar. Güçlü ilaçlar olduğundan dolayı sadece ağır hastalıklarda kullanılması gereken antibiyotiklerde, bilinçsiz ve aşırı kullanım antibiyotiklerin vücutta istenen etkiyi yapmamasına neden olmaktadır. Bir süre sonra vücuttaki bakteriler antibiyotiği yakından tanıdığından dolayı artık bu antibiyotiklere karşı daha fazla dirençli hale gelmektedir. [su_highlight]Antibiyotik direnci [/su_highlight]nedir konusunda ise net cevap bu aşamada ortaya çıkmaktadır.
Bakterilerin dirençli hale gelmeye başlaması ile birlikte kullanılan antibiyotikler artık vücutta istenen etkiyi göstermemeye başlar. Vücutta artan antibiyotik direnci bu nedenle hastalıkların çok daha uzun sürmesine, aynı hastalıkların tekrar tekrar gözlemlenmesine neden olmaktadır. Bu nedenle de mutlaka doktor kontrolünde antibiyotik kullanılması, antibiyotiklerin doğru bir şekilde tüketilmesi ve doktor önerisiyle antibiyotik tedavisine başlanması gerekmektedir.
Antibiyotik direnci nedir, nasıl oluşur?
Belirtildiği gibi aşırı ve programsız bir şekilde kullanılan antibiyotikler, antibiyotik direncinin oluşmasındaki baş faktörlerdir. Türkiye’de reçetesiz satılan antibiyotikler, yetersiz enfeksiyon önleme ve kontrol uygulamaları, antibiyotik olarak kullanılan ilaçlarda kalitesizlerin tercih edilmesi, antibiyotik direncinin yaygınlaşmasına ve meydana çıkmasında etkili olmaktadır. Özellikle Türkiye’de sağlık alanında vatandaşların bu konularda bilgilendirilmesi, halk sağlığı merkezleri ve hastane hekimlerince yapılacak programlı bir ilaç çalışması ile birlikte antibiyotik direncinin düşmesi ve kişilerin daha iyi bir şekilde tedavi edilmesi sağlanabilmektedir.
ANTİBİYOTİK DİRENCİ BELİRTİLERİ NELERDİR?
Antibiyotik direncinin belirtileri net olmamakla birlikte özellikle antibiyotik kullanımı ile gözlemlenmektedir. Belirli bir hastalığa karşı antibiyotik kullanılmaya başladığında istenen etkilerin kısa sürede görülmemesi ve antibiyotiğin mevcut hastalığa net bir şekilde yanıt vermemesi antibiyotik direncinin geliştiğini göstermektedir. Bunun dışında vücuttaki bakteriler üzerinden yapılacak araştırmalarda yine bakterilerin dirençli bakteri olup olmadığını öğrenmesini sağlar. Belirtilerin yanı sıra antibiyotik duyarlılık testi gibi farklı testler de yine yapılabilmektedir.
ANTİBİYOTİK DUYARLILIK TESTİ NEDİR, NASIL YAPILIR?
Antibiyotik duyarlılık testi kişilerin antibiyotiklere karşı nasıl yanıt verdiğini öğrenilmesini sağlar. Bu tür testlerde bir kan örneği ve idrar kültürü örneğinin alınması yeterli olmaktadır. Böylece yapılacak özel çalışmalar ile birlikte kişinin antibiyotik duyarlılığına göre kesin ve net verilere ulaşılabilir.
ANTİBİYOTİK TÜKETİMİ
Antibiyotikler bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan bir ilaç türüdür. Bakteriyel enfeksiyonların giderilmesinde önemli etkilere sahiptir, ama bazen ciddi yan etkilere neden olabilir. antibiyotik tüketimi aynı zamanda bağırsakta yaşayan trilyonlarca bakteri ve diğer canlılar üzerinde de olumsuz etkiye sahiptir.
Bağırsak mikrobiyatası ağırlığı 2 kg ı bulabilen trilyonlarca bakteriden oluşan önemi yeni keşfedilen bir organ. Sevgili organımız mikrobiyata; kanserden damar sertliğine, obeziteden diyabete ve alerjilere kadar sayısız hastalığın ortaya çıkması ile ilişkilendirilir. Yaşam kalitesi ve bütünsel sağlığımız için ona iyi bakmamız şart. Mikrobiyota doğum esnasında sahip olmadığımız bir organ , üç yaşına kadar büyük oranda gelişir, yavaş bir şekilde gelişimine devam eder. Fakat özellikle küçük yaşlarda, fazla antibiyotik kullanımı; bağırsak mikrobiyotası içindeki bakteri miktarlarını ve tiplerini büyük ölçüde değiştirmektedir. Bu da iki sene gibi uzun bir süre bağırsaklarımızın düzgün çalışamamasına sebep olmaktadır. Bu durumla karşılaşmamak için yapmamız gereken önlemler;
TEDAVİ SIRASINDA VE SONRASINDA PROBİYOTİK ALIN
Antibiyotik tedavisi sırasında probiyotik almak ishal riskini azaltabilir ve antibiyotikten kaynaklanan bağırsak hasarını iyileştirmeye yardımcı olabilirler.
FERMENTE GIDALAR TÜKETİN
Fermente gıdalar (mayalanmış) antibiyotiklerden sonra bağırsak mikrobiyotasını sağlıklı duruma gelmesine yardımcı olabilecek Laktobasilus gibi sağlıklı bakteri türlerini içeririler. Fermente gıdalar örnek vericek olursak; ekşi mayalı ekmek, ev yapımı sirke, ev yapımı yoğurt, kefir, boza, tarhana buna benzer pek çok yöresel fermente ürün de bu gruba dahil edilebilir.
Fermente gıdalar, antibiyotiklerin neden olduğu mikrobiyota hasarın düzeltilmesine yardımcı olabilecek, Laktobasillus de dahil olmak üzere sağlıklı bakteriler içerir . Yoğurt ayrıca antibiyotikle ilişkili diyare riskini de azaltabilir.
LİF TÜKETİMİNİ ARTIRIN
Lif vücudumuzdan tarafından sindirilemeyen bir maddedir, fakat büyümelerine katkı sağladığı için faydalı bakteriler tarafından sindirilebilir.Tam tahıllar, kurubaklagiller, meyve ve sebzeler gibi yüksek lifli gıdalar bağırsakta sağlıklı bakterilerin gelişmesine yardımcı olabilir. Fakat lifli besinler antibiyotik emilimini azaltabileceğinden antibiyotik kullanımı sırasında fazla tüketilmemeli, antibiyotik kullanımı bittikten sonra kullanılmalıdır.
PREBİYOTİK GIDALAR YİYİN
Prebiyotik gıdalar bağırsaklarımızdaki faydalı bakterilerin severek tükettiği, bağırsak fonksiyonlarını düzenlemede etkili gıdalardır. Yüksek lifli gıdalarda bol bol bulunur. Eğer bu dost gıdaları yeterince tüketmezsek probiyotik gıdalar yeterince çoğalamaz zaten antibiyotik sebebi ile azalan faydalı bakterilerimiz bir de azalmaya başlayabilir. Probiyotiklerin en sevdiği dost gıdalardan bazıları ise, pırasa, yer elması, bamyadır..
ANTİBİYOTİĞİN ETKİSİNİ AZALTACAK GIDALARDAN KAÇININ
Birçok gıda antibiyotik esnasında ve sonrasında faydalı olmakla birlikte bazılarından kaçınılmalıdır. Örneğin, çalışmalar , antibiyotikler de dahil olmak üzere bazı ilaçları alırken greyfurt ve greyfurt suyu tüketmenin zararlı olabileceğini göstermiştir. Ya da kalsiyum destekli gıda ürünlerinin bazı ilaçların emilimini azalttığı görülmüştür. Antiboyotik kullanırken bu gıdalardan kaçınmak tedavinin çabuk sonuçlanmasını ve yan etkilerin daha az olmasını sağlayacaktır.
ANTİBİYOTİK İNTOLERANSI
İnsanlar, hayvanlar ve bitkilerin ortak özelliklerinden biri, hepsinin de üzerinde yaşayan mikroorganizmalar ile birlikte sağlıklı bir yaşam sürmeleridir. İnsanlarda vücudunun birçok bölgesinde farklı yapı ve yoğunlukta mikroorganizmalar (özellikle bakteriler) bulunur. Vücudumuzda bulunan ve karşılıklı yarar ilkesine göre bizler mikroorganizmalara konak görevi yaparken, onlarda bulundukları anatomik bölgenin fonksiyonları katkıda bulunurlar.
Bu mikroorganizmaları FLORA olarak adlandırırız. Cildimizde, burnumuzda, kulaklarımızda, ağzımızda ve bağırsaklarımızda farklı yapı, sayı ve kompozisyonda flora üyelerimiz vardır. Flora kişiden kişiye, cinsiyete ve yaşa göre de fizyolojik sınırlarda farklılıklar gösterebilir. Vücudumuzun bazı bölgeleri ise mikroorganizma (flora) bulundurmaz (kan dolaşımı, beyin vs.) ve tamamen sterildir.
Flora bakterileri her ne sebeple olursa olsun azalacak, değişecek veya tamamen ortadan kalkacak olursa yerini çoğunlukla patojen dediğimiz hastalık yapıcı, işlev bozukluğuna sebep olan veya hiç bir faydası olmayan mikroorganizmalar alır. Bu değişimi takiben mevcut anatomik bölgenin fonksiyonları bozulur. Burada konumuz sindirim sistemi florasındaki değişimlerdir.
Otizmli hastalarda, geçirgen bağırsak sendromu semptomatolojisinin ve tedavi sürecinin yönetilmesi daha zordur. Çocuklarda karın ağrısı, gıda alerji, bağırsak spazmı, bağırsak huzursuzluğu, gaz, şişkinlik, beslenme bozukluğu, kramp, iştahsızlık, hazımsızlık, vitamin ve mineral eksiklikleri, nedensiz zayıflama, bilinç bozuklukları, duygu durum bozuklukları, kronik yorgunluk, mutsuzluk, odaklanma güçlüğü, sivilce, ekzema, ürtiker, iletişim kurmada güçlük, tekrarlayıcı hareketler gözlenecek olursa geçirgen bağırsak sendromu ve otizm açısından değerlendirilmesi uygun olacaktır. Uzun süreli ve yüksek doz antibiyotik kullanımı floramızda ciddi hasarlara sebep olma potansiyeline sahiptir. Antibiyotikleri bünyemizde hastalık oluşturan bakterilere karşı kullanırız.
Antibiyotikler patojen bakteriler ile birlikte bizim flora bakterimize de zarar vermektedir. Özellikle geniş spektrumlu olarak adlandırılan etkinliği birçok bakteri üzerine olan antibiyotik kullanımlarındaki risk daha yüksektir. Kullandığımız antibiyotiklere bağlı olarak az veya çok flora bakterilerimiz de zarar görür. Oluşacak hasarı belirleyen faktörler, kullanılan antibiyotik intoleransı, etkinlik yelpazesi, kullanılan doz, kullanılan süre, birden çok antibiyotiğin bir arada kullanımı ile birlikte savunma mekanizmalarımız işlevselliği önemlidir.
Ülkemizde son zamanlarda antibiyotik kullanıma getirilen kısıtlama ile belli ölçülerde kullanım sınırlandırılmıştır. Fakat halen günlük pratikte eski alışkanlıklardan çok kolay vazgeçilememektedir. Halen hekimlerin üzerindeki önemli bir baskı unsuru olmaya devam eden antibiyotik talebi ve reçete edilerek evde stoklanmak istenmesi bir sorun olarak karşımızdadır. Antibiyotiklerin yalnızca bakteriler için etkin olduğunu belirtmek gerekir.
Birçok enfeksiyon hastalığında etken patojen bakteri değildir, yani antibiyotiğin hiçbir faydası olmayacaktır. Örneğin üst solunum yolu enfeksiyolarında etken patojen mikroorganizma (mikrop) %90’dan fazla virüslerdir. Bu olgularda antibiyotik kullanımının hastalığın seyrine herhangi pozitif katkısı olmayacağı unutulmamalıdır. Gereksiz olgularda antibiyotik kullanımı bırakın fayda sağlamayı, bir sonraki gerçek bakteri kaynaklı enfeksiyon tedavilerinde antibiyotik direncine sebep olacağı unutulmamalıdır.
Ne kadar çok antibiyotik kullanırsak bir sonraki sefer daha yüksek dozlara ihtiyaç duyulacaktır. Bunlardan çok daha önemlisi kullandığımız antibiyotik sebebiyle flora bakterilerimizde hasar oluşmakta, bu hasar bazen bünyemiz tarafından tam olarak onarılsa bile tekrar eden süreçlerde kısmi veya tam flora kaybı ile karşılaşırız. Kaybolan floranın yerini çoğunlukla patojen mikroorganizmalar işgal eder. Floramız normalde patojen mikroorganizmaların bizlere zarar vermesini önleyen en önemli savunma mekanizmalarımızdan biridir.
Ayrıca floramız sayesinde mevcut anatomik bölgenin habitatının oluşması sağlanır. Ağız floramız bozulursa, ağız kokusu, diş çürümesi, ağız kuruluğu, yutma güçlüğü görülebilir. Bağırsak floramız sayesinde bölgenin asid-baz dengesi, nemliliği, enzimatik fonksiyonları, emilim işlevi sağlanır. Bağırsak emilim yüzeyi olan mikrovillus olarak adlandırılan yapının yüzeyini döşeyen seçici geçirgenliğe sahip olan alanın idame ve ikamesi flora sayesinde olur.
Bağırsak floramız bozulduğu zaman bağırsak geçirgenliği de bozulmaya başlar. Geçirgen bağırsak sendromunda (Leaky Gut Syndrome) en önemli faktörlerden birisi bağırsak florasındaki hasardır. Bağırsak flora azalması, bozulması veya tamamen kaybı ile sonuçlanan süreçlerin sonrasında sağlıklı barsak emilimi gerçekleşemez.
Geçirgen bağırsak sendromu (Leaky Gut Syndrome) hastalıklarının başlıcaları, Çölyak Hastalığı (Gluten Enteropatisi) ( Celiac Disease) , İrritable Bağırsak Sendromu (İBS) (Irritable Bowel Syndrome), Laktoz İntoleransı (Süt Alerjisi) ( Lactose Intolerance), Spastik Kolit (Spastic Colitis), Ülseratif Kolit (Ulcerative Colitis), Crohn Hastalığı’dır (Crohn’s Disease). Bunların dışında kanser tedavisi (cerrahi, kemoterapi, radyoterapi), uzun süre oral beslenememe, ağır enfeksiyon hastalıkları, uzun süre yüksek doz antibiyotik kullanımı da geçirgen bağırsak sendromuna neden olmaktadır. Geçirgen bağırsak sendromunda çoğunlukla cilt alerjisi ortaya çıkar. Alerji ile birlikte ishal, barsak krampı, barsak huzursuzluğu, hazımsızlık, şişkinlik, beslenme bozukluğu, gaz, gıda intoleransı gözlemlenir.