26 Eylül 2017 Salı
Ebu Cehiller Neden İman Etmezler? -1-

Ahmet Öztürk

Ebu Cehiller Neden İman Etmezler? -1-

Ebû Cehil kimdi, nasıl birisi idi ne yer ne içerdi? Nasıl bir kişilikti? Neden ebu cehil ismi ile anılmakta idi?

Ebu Cehil Arap kavmi içinde, herkes gibi, Allah’a iman eden, Allah’ı yaradan ve öldüren olarak bilen, Kâbe’ye saygı duyan ve hizmet etmeyi şeref ne ibadet olarak addeden biri idi. Asıl adı Amr b. Hişâm el- Kureşî, Mekke ahalisinin ulularındandı, diğer namı Ebû’l- Hakem (Bilgeliğin Babası) olarak bilinirdi.

Hem, herkesin saygı duyduğu, bilgisine ve adaletine güvendiği bir hakem olacak arabulucu, uzlaştırıcı ve racon bilen birisi olarak itibar görecek, hem Resulullâh’ın“Rabbim! Bu dini iki Ömer’den biri ile kuvvetlendir dediği Ömerlerden biri olacak, hem de cehaletin babası manasına gelen Ebû Cehil olacak, bu olacak iş değildi, burada bir gariplik olmalı?

Ama olaya bir bütün olarak bakıldığında cehaletin babası lâkabı tamda bu kişide yerini bulmuş oluyordu. Şöyle ki; islamın hak, Muhammedîn de peygamber olduğunu adı gibi bildiği halde dünyevi kaygı ve saltanat, şan ve şöhret uğruna şeytani kuruntularla dini kabul etmeyişi, bu lakabı hak etmede rolü olmuştur.

Zira Ebû Cehil ve diğer müşriklerin inkâr sebepleri, İslâm’ın getirdiği ibadet ve benzeri sorumlulukların ağırlığından değildi. Zira o zaman için ibadet ve sosyâl sorumluluk anlamında onlara mükellefiyet yüklenmesi söz konusu değildi. Namaz hicretten 1 yıl önce yani bi‘setin on ikinci yılında Miraç gecesinde farz kılınmıştır. Ramazan orucu ve zekât hicretin ikinci yılı yani bi‘setin on dördüncü yılında farz kılınmıştır. Mekke’de yaşadıkları için hacc ibadeti ile ilgili de bir sorunları yoktu.

Bu dönemde İslâm onların eğlence ve diğer sosyal faaliyetleri ile ilgili herhangi bir yasak da getirmiyordu. İçki, hicretin dördüncü yılında yasaklanmıştır. Peygamber (s.a.v), Medine'yi teşrif ettikleri zaman bile Müslümanlar arasında da içki içiliyor, kumar oynanıyordu.Lâkin onlar yine de Peygamber’in (s.a.v.) getirdiği dine tâbi olmuyorlardı.

Ayrıca onların iman etmeyişlerinin nedeni Muhammed Mustafa’ya(s.a.v.) olan güvensizlikleri de değildi, zira peygamber olmadan öncesi ve sonrasında Hz. Muhammed (s.a.v.) o toplumun en güvenilir, itimat edilir hatırı sayılır bir ferdi olarak kabul görüyordu. El-Emîn lâkabı müşrik toplumun Hz. Peygamber’e (s.a.v.) verdiği bir lâkaptı.Hicret gecesi, Hz. Peygamber’i (s.a.v.) öldürmeye gidenlerin emanetleri dahî Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanında idi. Bu da Mekke müşriklerinin“Muhammed” ile herhangi bir sorunlarının olmadığının ispatıdır.

Peki neden İslâm’a karşı çıkmakta idi? Topluma huzur vâdeden bu güneşe neden kör ve bu denli azılı bir düşman olmuştu? Neden, İslâm’ı tercih edeceğine sırt çevirmekteydi? Bu soru, EbûCehil’in şu sözlerinde cevabını bulöaktadır: “Vallahi Muhammed’in dediklerinden zerrece şüphem yoktur lâkin onu kabul edersem yönetim onlara geçer”. Öte taraftan başka bir müşrik olan EbûTâlib’in şu sözleri de meselenin anlaşılmasına ışık tutar:  “Muhammed doğru söylemektedir lâkin halkın beni “Bir yetime tâbi oldu’ diye kınamasından korkuyorum”. Birtakım müşriklerin“Allah bir yetim yerine niye benim gibi zengin ve hatırı sayılır birini seçmedi” gibi sözleri de müşriklik psikolojisini iyice gözler önüne sermektedirler.

 Bütün bu şirk gerekçeleri göz önüne alındığında Mekkeli müşriklerin halini açıklamaya çalışan yazarların konuyu getirip putlara endekslemesi ciddi manada hatadır. Evet, putlara tapmaları onların müşrik olmalarına yeterli sebepti, lakin onların müşrik olmalarının ana çizgisi, putlardan ziyade, gücü Allah’a vermek istemeyişlerindendi. Allah ile beraber başka ilâhlar ( eğemenler) edinmeleri idi.

Dikkatli bakıldığında 1400 yıl önceki müşriklerin bu tutumları, zamanımızın şirk şekillerini andırıyor. Bizim zamanımızdakilerde; “Tamam senin dediğin doğru lâkin zaman ona uygun değil” diyorlar.Fakatlâkin, amalar ile âmâ (kör)olan toplum, şirkin içinde debelenirken bile âmâ olduklarını fark etmiyor.

Tesbihat ve ibadetleri ile Müslümanlığı kimselere kaptırmayıp ulûhiyeti, ubudiyeti, hâkimiyeti (yasa koymayı, egemenliği ve hükmetmeyi) Allah’tan gayrısına sunan yığınların şirkleri EbûCehil’in şirkinden hiç de farklı değil. Zira Mekkeli müşriklerinde Allah’ın varlığı ile ilgili bir sorunları yoktu sadece günümüz Müslümanları gibi Allah Teâlâ’yı, egemenlik sahibi olarak görmeyişleri ve egemenliği millet ve meclislere sunmaları, onun hükümlerini dünyevi işlerine, sosyal düzenlerine karıştırmıyorlardı.

İnatla iman etmiyorlardı, çünkü kelime-i tevhid, İlâhın yalnız Allah olacağını deklere ediyordu. Emir ve yasaklar koymanın ve hüküm vermenin yalnızca Allah’ın hakkı olduğu vurgulanıyordu. Tevhidin ikinci kısmı ise Efendimiz’in (s.a.v.) otoritesini açıklar mahiyettedir. O Allah’ın yeryüzündeki elçisidir. Yani o,  Allah adına ne derse kabul edilecek ve itiraz hakları da olmayacak. Yani şimdiye kadar bildikleri doğruları, bilgileri çöpe atacaklar ve onun eliyle kaim olan hakikate tâbi olacaklar. Onlar ilâh, tağut, kulluk, din ve diğer dinî kavramların ne manaya gediklerini ve kendilerinden talep edileni çok iyi kavrıyorlardı da ondan kabul etmiyorlardı. Konuya yaklaşımları bilinçli idi, kuru bir inat ve cehalet eseri değildi.

Peki günümüz Müslümanları, inandıklarını söyledikleri İslâm’ı ne kadar anlıyor, tevhidin ne manaya geldiğini ne kadar biliyorlar?..

Not: Konumuz devam edecektir.

23.08.2017 (Ahmet Öztürk)

DİĞER YAZILAR

Ebu cehiller neden iman etmezler? -2-

ÇIKMAZ YOL